25 Eylül 2010 Cumartesi

ORMAN KANUNU!

12 Eylül 2010 tarihinin üzerinden 13 Gün geçmiş. Ortalık sakin, EVET - HAYIR oyunu bitmiş, sessizlik var. Belkide bu sayede memleketimin güzel insanları biraz daha akıllı uslu düşünebilir, sağlıklı değerlendirmeler yapabilir.

Akıllı, uslu sessiz sakin üzerinde düşünülmesi gereken mevzu T.C. kuruldu kurulalı hiç değişmeyen tek kanun olan ORMAN KANUNU!!! :)

1961 Anayasası Madde 131:

"Anayasanın yürürlüğe girdiği tarihten önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş olan tarla, bağ, meyvalık, zeytinlik gibi çeşitli tarım alanlarında veya hayvancılıkta kullanılmasında yarar bulunan topraklarla şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerler dışında orman sınırlarında hiçbir daraltma Y-A-P-I-L-A-M-A-Z!!!"

Yürürlük tarihinden önceki ORMAN TECAVÜZLERİNİ affediyor Anayasa yapıcı irade

Aradan 20 sene geçiyor, kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek içÜn :) gerekli harekat tamamlanıyor. 1982 Anayasası hazırlanıyor.

1982 Anayasası Madde 169:

"Orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen, aksine tarım alanlarına dönüştürülmesinde kesin yarar olduğu tespit edilen yerler ile 31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş olan tarla, bağ, meyvelik, zeytinlik gibi çeşitli tarım alanlarında veya hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler, şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerler dışında, orman sınırlarında daraltma Y-A-P-I-L-A-M-A-Z!!!"

Hoppalaaaaaaaa, :) bu madde de nereden çıktı diye soran, merak eden, sorgulayan aykırı tipler çıkmış elbette o vakitlerde amma Tesis Edilen Devlet Otoritesinin devamı içÜn :) seslerini fazla yükseltememişler. Bu madde sayesinde 1960 tan 31.12.1981  tarihine kadar geçen sürede gerçekleştirilen ORMAN TECAVÜZLERİNDEN KAYNAKLANAN SUÇLAR da affedilmiş.

Sene 2007, Anayasa Değişklik Taslağı: Yukarıdaki maddeler benzer şekilde yer alıyor taslak metinde, tabii ki UFAK bir farkla; 2007 yılından önceki ORMAN TECAVÜZLERİ hariç olmak üzere :)

Her 20 - 30 senede bir memleketteki ORMAN TECAVÜZCÜLERİ affedldiğine göre, T.C. yazılı olmasa da fiili olarak ORMAN KANUNUNU muhafaza ediyor demektir.

EVET - HAYIR oyunu bittiğine göre, artık bu mevzuya KAFA YORMAK isabetli olabülü, amma velakün kafa yorarken dikkatli olmak lazım, her an DAŞ DA DÜŞEBÜLÜÜÜ, AYU DA ÇIKABÜLÜÜÜ :) nede olsa Türkiye Cumhuriyeti'nin SARSILMAZ ORMAN KANUNU var!!! :)

Linkteki video, KAFA YORARKEN yardımcı olabilir! :)

http://www.facebook.com/video/video.php?v=1037317732301

21 Haziran 2010 Pazartesi

ADALET - ASALET ve ATALET

Düşünmekten başka bir işimin olmadığı sıradan günlerden biriydi bugün yine :) ve her nedense ADALET - ASALET ve ATALET kelimeleri arasındaki büyük benzerliğe kafa yordum, üç kelime arasındaki fark birer harften ibaret.

Bu farklılığın bir tesadüf olamayacağı tezini öne sürerek düşünmeye başladım, acaba neden bir tesadüf değildi? Hz. Ali'nin sözleri geldi aklıma: "And olsun ki harflerin ve rakamların ayrı birer manası, gizli ilmi vardır" Tam olarak bu şekilde değilse bile buna yakın bir manadadır Hz. Ali'nin sözü.

Bu sözü hatırladıktan sonra teze bir ilave yapmam gerektiğini farkettim çünkü üç sihirli kelime arasındaki fark sadece birer harften ibaretti ama bu üç kelime birbirine domino etkisi ile bağlı idi. Domino etkisi, yani ilk iki kelimedeki farklı harfler, D ve S düştüğünde diğer kelimedeki farklı harf T ortaya çıkıyordu. D ve S yi birlikte okumaya çalıştığımd "DS" sesi yani T sesi çıkıyordu ortaya :) fonetik bilimi bu konuda ne diyor bilmiyorum ama T sesinin DS sesinden türediği benim açımdan su götürmez bir gerçek artık :) çünkü sadece ses türemesi değil aynı zamanda ANLAM türemesine sebep oluyordu bu üç harfin birbiriyle olan ilişkisi.

Ses türemesi apaçık ortada, anlam türemesi ise şu şekilde gerçekleşiyor. Hayal ürünü bir ülkede :) masal zamanlarında hüküm süren gaddar Kral ülkede ADALET kelimesinin kullanılmasını yasak eder. ADALET ten bahsedenin boynu vurulur, işkence edilir, sürgün edilir. Bütün bu olayların neticesinde ADALET kelimesi unutulur ülkede, ve D harfi Adalet - Asalet - Atalet üçlemesine elveda der, geriye kalır Asalet ve Atalet ikilemesi. Ancaaak, Adalet ve Asalet kelimeleri birbirine aşıktır, Adalet'in D si düşüp ölünce, ASALET dayanamaz bu yalnızlığa ve S de düşer. Adalet'in olmadığı yerde hangi Asalet'ten bahsedilebilir ki zaten? Adaletsiz yaşayamayan Asalet sahibi

Güzel İnsanlar Güzel Atlara Binip Giderler

geriye kimlerin kaldığı malum. İşte bu yüzdendir ki, Adalet'in ve dolayısıyla Asalet'in kalmadığı hayal ülkesinde ATALET hasıl olur. Atalet, yani harekete, değişime, dönüşüme, gelişmeye, ilerlemeye ve kalkınmaya karşı olan direnç artar zaman geçtikçe.

ATALET MOMENTİ denen ilginç geometrik - fizik kural herhangi bir cismi harekete geçirmeye kalktığınızda onun size karşı göstereceği direnci ifade eder, işte o yüzdendir ki HAREKET EDEN ve İLERLEYEN bir cismi yavaşlattığınızda ona tekrar eski hızını, ilerleme özelliğini kazandırmak oldukça güç olur. Hele ki ADALETİ ve ASALETİ öldürdüyseniz, o zaman işiniz iyice zorlaşır çünkü

Güzel İnsanlar Güzel Atlara Binip Gitmiş Olurlar Başka Diyarlara

neyseki masal zamanlarında bir hayal ülkesinde yaşanan hikayeden ibaret bu anlam türemesi. Canım ülkem Türkiyem de ADALET güzel bir kadın ismi olarak kullanılmaktadır.

Coşkun mu? :) nerden geldi şimdi bu isim aklıma? Neyse, onunla ve Adaletle ilgili tez üretmeyeceğim, tek söyleyebileceğim avukat arkadaşları davaya müdahil olarak davet etmekten ibarettir! Sanırım davanın içeriği sebebiyle AĞIR CEZA da görülmesi gerekir ve Coşkun'un sıkı güvenlik önlemleri altında duruşmaya getirilmesi şarttır, yoksa Türk Milleti gereğini yapacaktır.

26 Mayıs 2010 Çarşamba

27 Mayıs 1960 - 27 Mayıs 2010 Hep Çoban Matı oluyoruz :)

Yazılı olarak en son 1 Mayıs'ta not tutmuşum. Hafızam eskisi kadar kuvvetli değil ama arada bir aklıma da not düşebiliyorum hala:)

Bu gece 26 Mayıs'ı 27 Mayıs'a bağlıyor yani 1960 darbesinin üzerinden tam 50 sene geçmiş, dönüm noktası olarak nitelenecek tarihlerden birisi yani, o halde not tutmam lazım diye içimden bir dürtü geldi. [1990 sonrası doğumlular için yazmam gerekirse, içimden bir POKE geldi :) ]

1960 darbesini en ince ayrıntısına kadar biliyorum diyemem elbette ama bazı alıntıları buraya not düşücem, bugünle karşılaştırıcam ve 25 sene sonra hayatta olursam TÜRKİYE'DE UNUTULANLAR DIŞINDA DEĞİŞEN BİRŞEY VAR MI YOK MU BAKICAM! Bu güzel vatan üzerinde nefes alıp veren insan kalabalığı açısından bakınca, genel itibariyle unutulanlar dışında değişen birşey olmuyor. Çoğu şeyide UNUTUYOR bu insan KALABALIĞI.

Menderes 1960 ta, Soğuk Savaş'ın çok sıcak hissedildiği günlerde, Küba'daki füze krizinin yaşandığı vakitlerde şöyle konuşmuş Mecliste;

"Bu memleketin 14 senedir asabını yorduk, yıprattık. Hiçbir memleket, bu kadar kesin bir siyasi faaliyete muhatap olmamıştır, zemin teşkil etmemiştir. Vatandaşları ikiye ayırdık. Kahvehanelerini ayırdılar, ailelerini ayırdılar, karılarını ayırdılar. İki hasım karargah halinde, yani NATO ile Sovyet bloku halinde mevki ettik."

Bu sözleri sarfeden Menderes 14 yıllık sürenin sonunda, Amerika'dan koltuğunun altında Amerikan Prezidenti Eisonhower'in portresi ile Beyaz Saray'dan ayrılıyor, ertesi gün Amerikan Dışişleri Bakanı'nın kapısında 45 dakika bekletilip 15 dakikalık bir görüşme yapıyor, bütün bunların sonunda kafasının içinde DANK diye bir ses duyup 1 Temmuz 1960'ta Moskova'ya gitmeye karar veriyordu.

Tabii ki o güne kadar Menderes adına önemli bütün KARARLARI ALANLAR, küçük amerika'nn küçük başkanına böylesine bir kararı alma ve uygulama şansı veremezlerdi. Hikayenin gerisi malum...

Amerika'ya yaptığı ziyarette kendisine Amerikan Prezidenti'nin portresi hediye edilen Menderes'e bu yolculuk esnasında eşlik eden "muhalif" gazeteci Orhan Karaveli şöyle diyor;

"- Yolculuk sırasında, hiçbir gazeteciye nasip olmamış, şiddetli bir tartışmam oldu Menderes’le. ABD’de yaşayan, 29 yaşında bir gazeteci olarak rahattım açıkçası. Belki Türkiye’de aynı cesareti gösteremeyebilirdim, belki de gösterirdim kestirmek zor. Ama gazetecilerin büyük baskı altına alındığı, Tahkikat Komisyonları’nın kurulduğu Türkiye’den uzakta olmanın cesaretiyle, işlerin kötü gitmeye başladığını ve sonunda kendisinin kaybedebileceğini söyledim. Sanırım ilk kez biri Menderes’e “kral çıplak” diyordu. Sonra gönlümü aldı ama o an çok kızdı. Küfre yakın sözcükler kullandı. Özellikle muhalifleri için. “Çişini tutamayan İsmet Paşa’ya hükümeti bırakamam” dedi. Kendisinin bir nimet, Allah’ın lütfu olduğuna, onu kimsenin yerinden oynatamayacağına inanmış görünüyordu. YANINDAKİLERİN SÜREKLİ GÖKLERE ÇIKARDIĞI, SÜREKLİ ÖVÜLEN, GERÇEKLERİN GİZLENDİĞİ BİR YALNIZ ADAMDI MENDERES..."

Yukarıda yazdıklarıma TIPA TIP benzer olaylar bugünün Türkiye'sinde yani 50 yıl daha "OLGUNLAŞMIŞ" Türkiye'de TEKERRÜR ediyor sanki :) Tarih tekerrürden ibaretmiş meğer!!! Bir ingiliz ve bir Türk atasözünü hatırlamak lazım;

"Dost ACI söylermiş" Menderes'e KRAL ÇIPLAK diyen "muhalif-düşman" gazeteci belki de en büyük iyiliği yapmıştı ama artık çok geçti.

"Yenil ve yenilmeye devam et ama her seferinde daha iyi yenil" buda ingiliz atasözü :) bizim atasözümüz olmadığı için kulak ardı ediyoruz ve hep aynı hamleyle ÇOBAN MATI oluyoruz :)

Bütün bunların üzerine şu soruya da kafa yormak lazım: "HAK ve ADALET kavramlarının yıprandığı bir ortamda Menderes daha ne kadar iktidard kalabilirdi? Yoksa yaşı sebebiyle dalga geçtiği İsmet İnönü 1957'deki 178 Milletvekili sayısını ilk genel seçimde 250 nin üzerine çıkarabilir miydi?" :) kimbilir? belki de Çoban Matı olmazdık! Son bir soru daha, en son yazdıklarımı dikkate alınca 1960 darbesinin GERÇEK MAĞDURU kim acaba?

1 Mayıs 2010 Cumartesi

1 Mayıs, Kur'an ın İlk Emri, Hak - Hukuk, Değişim-Dönüşüm vs vs vs.....

Bugün 1 Mayıs, tamda not tutulacak günlerden birisi yani :)

Bu ülkede çok ama çok garip şeyler olmaya devam ediyor. Onlarca yıl Taksim Meydanı'nı "anarşük" :) kesime kapalı tutan Türk Devleti 2010 yılının güzel bir bahar sabahında güle oynaya 1 Mayıs işçi bayramını kutluyor.

Gerçekten de çok ilginç, zira onlarca yıl "anarşüklere" karşı ağzına geleni söyleyen onları "din düşmanı" ilan eden bir takım zevat bugünlerde sözde en büyük işçi dostu, emekçi yandaşı vs olduklarını iddia ediyorlar. Demekki DEĞİŞMİŞLER!!! :)

Oysa ki değişmelerine hiç ama hiç gerek yoktu eğer ki savunduklarını "iddia ettikleri" meselenin özüne inip de

OKU (İlk emir)

emir kipinin gereğini yerine getirselerdi. Peygamberin ibadet ederken yaptığı sünnetlerin yanı sıra sosyal hayata ve devlet yönetimine ilişkin sünnetlerinden, Hz. Ömer'den, EBU ZER'den haberleri olsaydı. vs vs vs, işte o zaman hiç de DEĞİŞİME, DÖNÜŞÜME uğramayacaklardı çünkü aslında "anarşük" dedikleri adamlardan çok da farklı bir sosyal hayat, devlet düzeni istemediklerini İDRAK edebilirlerdi.

Her fırsatta tiyatral yeteneklerini sonuna kadar sergileyip, ağlayıp, sızlayarak iç çekerek, "Bu dünya yalan, mal da yalan mülk de yalan gel biraz da sen oyalan" sözünü tekrarlayıp duran bu zevatı aslında tebrik etmek gerek zira slogan haline getirip, propaganda amaçlı kullandıkları bu özlü, ulvi sözün gereğini yerine getiriyorlar.

OYALANIYORLAR!!!

Ne zamana kadar, nereye kadar oyalanabilirler? Emr-i Hak vaki olup elveda YALAN DÜNYA dedikleri vakte kadar. Sonrasında ne yapacakları bizi ilgilendirmiyor çünkü Kul ile Allah arasına girmek kimsenin haddi değil amma emin olduğumuz bir şey var ki oda HESAP VERECEKLERİDİR. Hesap verme korku derecelerine bağlı olarak bu zevatın OYALANMA miktarı değişim göstermektedir. Kimisi nakit, kimisi gayrimenkul, kimisi lüks araba, kimisi güzel kızlar ile oyalanırken kimisi de ego tatmini ve kıymetli madenlerle oyalanmaktadır. Elbette herkesin bu dünyada OYALANMA hakkı meşrudur ancak ve ancak bu OYALANMA HAKKININ meşru yollardan HAK EDİLMESİ KOŞULUYLA!!!

Tabii şimdi bir çelişki çıkıyor ortaya, madem ki DEĞİŞEN bu zevat YALAN DÜNYA uğruna vakit harcamanın, yalan konuşmanın, hak yemenin, adam kayırmanın vs vs vs aklınıza gelecek her türlü rezilliğin YANLIŞ olduğunu iddia ediyor, o halde BEN SANIRIM TÜRKİYE'DE YAŞAMIYORUM ama kötü bir kabus görüyorum :) Zira OKUYAN, anlayan ve düşünen insanların bunları yapıyor olması, riyakarlıkta zirveye ulaşması mümkün değil. Olsa olsa ben KABUS görüyorumdur :) yada DEĞİŞEN bu zevat OKUMUYOR, ANLAMIYOR DÜŞÜNÜMÜYOR veyahut daha da vahimi bütün bunları yaptığı halde UMURSAMIYOR.

Neyse, Ankara'da mükemmel bir bahar havası var :) ben çıkıp biraz dolaşıcam, ve Safranbolu'daki Gayr-i Müslim bir Japon turistin davranışı üzerine kafa yoracağım:

Döner sipariş eden gayr-i müslim turist garsona şöyle sesleniyor:

"Dönerin ücretini tam olarak alabilirsin ama porsiyonlarınız 50 grammış, ben 50 gram yemeyeceğim, sadece 30 gramlık et koyun lütfen. 20 gramlık et İSRAF olmasın. İhtiyacımdan fazla tüketip yoktan yere bir hyvanın hyatını kaybetmesine gönlüm razı olmaz!!!"

Japon turist, kendisine servis edilen dananın da bu dünyaya Allah tarafından gönderilmiş bir emanet olduğunun idrakinde ve emanete hiyanet onun kitabında yazmıyor. Herkes ihtiyacı kadar et tüketmiş olsa, günde kaç yüz bin dananın canlı kalabileceğini düşünen, bunun syesinde ise aç kalan milyonlarca insnın karnını doyurbileceini düşünen Japon Turist ve onun gibi insanlar ümit edeirm ki ASLA DEĞİŞMEZLER!

Gayr-i müslim Japon Turistin davranışını acaba ne kadarımız yerine getiriyor? İçini hırs bürümüş, para, mal, mülk, mevki-makam peşindeki REZİL insan müsvettelerinden acaba çevremizde kaç bin tane var? HAK etmediği şeyleri İHTİYCINDAN FAZLA tüketen kaç milyon "MÜSLÜMAN" yaşıyor acaba Türkiye'de?

:) neyse bana düşen; "Ya bu deveyi güdeceksin ya bu diyardan göçeceksin" demek veyahut ilk fırsatta eğri büğrü deveyi kesip parçalayıp sorunu tümüyle ortadan kaldırmak :) tabii ikinci alternatif gerçekleşirse AT BİNENİN KILIÇ KUŞANANIN sözünü de akıldan çıkartmamak gerek!!!

20 Nisan 2010 Salı

Her Pazartesi Diyete girenler :) bir de Ömür Boyu Diyet ödeyenler

Çevremde kilo fazlası olduğu için hemen her pazartesi diyete başlayıp, Çarşamba günü bırakan çok sayıda insan var. Hemen hepsi de neşeli, güleryüzlü, keyifli insanlar çünkü diyete başlayıp hemen iki gün sonra bırakabiliyorlar. Bu ilk bakışta bir İRADE EKSİKLİĞİ gibi gözükse de aslında büyük bir ERDEM göstergesi.

Bu İNSANLAR neşeli, güleryüzlü, keyifliler ve yaptıkları hareket gerçekten de büyük bir ERDEM göstergesi zira kilo fazlası olan bu İNSANLARIN yanı sıra ÇOK ZAYIF yaratıklar da var etrafımızda. Ne yazık ki bu yaratıkların zayıflıkları fiziksel değil KARAKTERDEN kaynaklanıyor :)

Yaratıklar hayatları boyunca asalak olarak yaşamaya meyilli oldukları için onların DİYETİ pazartesi başlayıp çarşamba bitmiyor. Doğaları gereği ÖMÜR BOYU DİYET yapmak zorundalar. Ömer Seyfettin'in DİYET romanındaki HAYALİ karakterden bile daha ZAYIFLAR yani :) İlkokula başlarken, okuldan mezun olurken, ASKERE GİDERKEN, işe girerken ve hatta :) evlenirken bile DİYET ÖDEYEBİLEN bu garip mahlukatın soyu tükenir mi acaba diye düşünüp duruyorum ve bu notu da unutmamak için yazıyorum. 10 yıl sonra bu yazdıklarıma göz atmayı planlıyorum, inşallah ben yanılmış olurum da

KARAKTERİ OLMAYIP, ONDAN BUNDAN MEDET UMARAK YALTAKLANARAK BİR ŞEYLER ELDE EDEN BU MAHLUKAT ÖMER SEYFETTİN İN ROMANDAKİ GİBİ KOLLARINI KESİP FIRLATIRLAR ""AL İŞTE DİYETİN"" DİYECEK KADAR HAYSİYET SAHİBİ OLABİLİRLER!

10 Aralık 2009 Perşembe

Diyarbakır'da ölen genç ve İstanbul'da ölen kız: Sırada kimler var?

Hafızam kuvvetli sayılır ama ne olur ne olmaz unutmamak için buraya not ediyorum bugün olanları

Amerikan Prezidenti Hüseyin Barak Obama bugün Nobel BARIŞ Ödülü aldı, yada ona verdiler :) herneyse

Aşağı yukarı aynı vakitte okuldaydım. Kimya bölümünün önünde, rektörlük binasına karşı kurdukları masalarda yıllardan beri ""demokrasi, barış, özgürlük, insan hakları, eş cinsel hakları vs vs vs "" savunan hararetli öğrenci grubunu görünce gidip konuşmak ve EĞER VARSA!!! FİKİRLERİNİ, DÜŞÜNCELERİNİ öğrenmek istedim çünkü geçen hafta Diyarbakır'da ölen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı genç için eylem yapacaklarını ilan ediyorlardı.

Masaya yaklaşıp;

"Merhaba, Diyarbakır'da ölen arkadaş için bir şeyler yapıyorsunuz sanırım"

dedim. "arkadaş" kelimesi bu hararetli genç öğrenci grubunu sevindirdi, tebessüm ederek;

"Evet hocam, polis kurşunu ile ölen arkadaş için eylem yapıyoruz ve bu olayı protesto ediyoruz" dediler.

az sonra işitecekleri gülümseyen yüzlerinin öfke kin ve nefretle ifadeleriyle kaplanmasına sebep olacaktı. Çünkü;

"KEŞKE geçen hafta İstanbul'da 1 derece YANIK sebebiyle ölen 17 yaşındaki genç kızın resmi de olsaydı burada, belki o zaman BİRLİKTE olabilirdik!" dedim

Tahminlerimde yanılmamıştım kendilerine ait FİKİRLERİ, DÜŞÜNCELERİ olmadığı için böyle bir öneriye ne diyeceklerini bilemediler. Sonra başladılar zırvalamaya, o kadar zırvaladılar ki molotof kokteyliyle yakılan bir otobüste sıkışıp ynan, 1 ay hastanede can çekişen ve sonunda gözlerini kapatan Serap'ın hikayesi için,

"O terörist bir eylem değildi" diyebildiler.

Ben ısrarla amacınız BARIŞ, değil mi? diye sormama rağmen bu zavallılar ezberlerini bozmadılar ve "devlet terörü, devlet terörü, pe ke ke ..." diyip durdular. Ezberlerini bozmalarını beklemiyordum zira BİREY olamamış, SÜRÜ psikolojisinden kurtulamamış olanların kendilerine ait düşünceleri olamaz, dolayısıyla EZBERLEDİKLERİNİ dile getirir dururlar.

Ezberlerini o kadar iyi yapmışlardı ki, benim arada

"Serap'ın resmi de burada olsaydı ve haksız yere savunmasız insanları öldüren herkese karşıyız diyebilseniz belki sizinle birlikte olabilirdik"

cümlemi idrak edemediler.

Şimdi düşünüyorum; bu olay Ankara'nın ortasında bir üniversite kampüsünde gerçekleşti ve bu "üniversite eğitimi alan" zavallılar dahi EMPATİ yapma yeteneğinden yoksunken eline silah alıp dağa çıkmış, okuma yazma bilmeyen insanlar nasıl olup da Türkiye Cumhuriyeti nin bütünlüğüne sadık kalacaklar?

Ben masadaki heyecanlı öğrencilere;

"eyleminize 1,000 kişinin katılmasını hedeflediniz belki ama bu şekilde hareket ederseniz 100 kişi bile toplayamazsınız. Biraz empati yapabilip de Serap'ın katillerini de protesto ediyoruz diyebilseydiniz, değil bin belki de 10,000 kişi toplardınız. BARIŞA o zaman hizmet edebilirdiniz. Biraz da bunu DÜŞÜNÜN!"

deyip ayrılırken, onlar hala "demokrasi, barış, insan hakları, eş cinsel hakları vs vs vs " savunmaya devam ediyorlardı.AÇILIMA bu seviyede KAPALI "demokrasi, barış, insan hakları, eşcinsel hakları" sevdalıları olduğu müddetçe bu ülkede huzur içinde yaşamak zor görünüyor. AÇILIMIN içini aklınıza gelen her türlü şeyle doldurun bunlar "istemeüzk" demeye devam edecekler zira maksatları üzüm yemek değil bağcıyı dövmek. Diyarbakırda ölen genç de İstanbul da ölen kız da bu zavallıların umurund değil. Ya OYUNUN FARKINDA DEĞİLLER yada tek kelime ile HAİNLER.

Memleketin geleceğine dair ümitvar düşüncelerimi törpüleyen zavallıların yarın öbür gün ellerine üniversite diploması alacklarını farkedince aklıma şu atasözümüz geldi.

"Okumakla adam olunmaz, eşşeklik baki kalır!"

1 Ekim 2009 Perşembe

IMF Başkanı'na ayakkabı fırlatmadım ama...

Bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin yurttaşlarından birisi kendisinden beklenen, benim için sürpriz olmayan, ""protesto eylemini"" yaptı ve Irak'lı gazeteciden sonra ayakkabı ile suikast girişiminde bulunan ikinci ""kahraman"" olarak tarihe geçti.

Muhtemelen bu ""kahraman Türk"" IMF Başkanı'na ayakkabı fırlattığı vakitte Türkiye'nin pek çok noktasında yüzbinlerce ""romantik sosyalist"" ve ""dindar"" yurttaşımız da acaba nasıl eder de bu adaletsiz düzeni değiştirir, gelir dağılımındaki çarpıklığı gideriririz, yoksulluğu ortadan kaldırırız vs diye ""kafa"" yoruyorlardı.

Muhtemeldir ki buldukları çözümü özetlediğimizde İngiliz Roman Kahramanı ROBIN HOOD'tan ibarettir. Tabiidir ki bu ""romantik sosyalist"" ve ""dindar"" yurttaşlarımız ""kafalarını"" böylesine ulvi meselelere yordukları ve değerli vakitlerini ayırdıkları için harap ve bitap düşeceklerdir. Buldukları ""mucizevi"" çözümü kutlamak ve yorgunluk atmak münasebetiyle de ""romantik sosyalistler"" kendilerini aşka ve şaraba vuracaklar, ""dindar"" yurttaşlarımız ise, para yabancıya gitmesin diye, ""cemaatlerine"" yakın bir kebapçıda semirinceye kadar yemeğe vereceklerdir kendilerini.

Her iki grup da akşam haberlerinde ""kahraman Türk öğrencisini"" izlediklerinde, ""Helal olsun be adama, nası da fırlatmış ayakkabısını"" diyerek içten içe kıskanacaklardır bu ""protesto eylemini"" gerçekleştiren yiğit Türk gencini. Ancak bütün bunlar olurken, dünyayı değiştirme kudretine sahip olduklarını iddia eden deli dolu Anadolu aslanları, ""romantik sosyalistlerimiz"" ve ""mütedeyyin kardeşlerimiz"" bir an için dahi olsa

""Yahu, en az haftada bir kez dünyayı kurtarıyoruz ve ardından kişi başı 10 TL kadar parayı İSRAF edip sanal zaferimizi kutluyoruz, halbuki bu parayla kaç çocuğu sevindirebilirdik?"" diye sormuyorlar bir an için dahi olsa.

Aslında ""dindar"" yurttaşların durumu ""Romantik sosyalistlere"" kıyasla daha beter zira onlar mensup oldukları ""cemaatler"" maarifetiyle sabahtan akşama kadar küfrettikleri ""kapitalist düzene"" sermaye aktardıklarının farkında değiller.""Para yabancıya gitmesin"" diye tercih ettikleri firma ortaklarının ""Faizsiz Bankacılık"" sayesinde PARADAN PARA KAZANDIKLARI gerçeğini görmeden ""Vicdanlarını"" rahatlatmak amacıyla ""Ama bizim cemaatteki İŞADAMLARI yoksulu gözetiyor, binlerce çocuk okutuyor, burs veriyor, destek oluyor."" vs şeklinde zırvalayacaklardır. Sermayenin her geçen gün biraz daha kıymetlenerek küfrettikleri dünya düzeninin güçlenmesine hizmet ettiklerinin idrakine varmaları ise pek muhtemel değil.

Netice itibariyle ""dindar"" yurttaşlarımız ""dindar"", ""romantik sosyalistlerimiz"" ise ""romantik sosyalist"" kalmaya devam edeceklerdir. Zira her ikisi de SINIF DEĞİŞTİREMEYECEKTİR, çünkü sınıf atlayabilmeleri için veyahut hayal ettikleri ""adil dünyayı"" yaratabilmeleri için Allah'ın insanoğluna verdiği en büyük nimet olan BEYİN lazımdır. BEYİN sahibi olduğunu iddia eden insanlarınsa aslında ""NEYE ve KİME""hizmet ettiklerini görebilmeleri gerekir.

Ben uzun yıllar önce bu ""romantik sosyalist"" ve ""dindar"" arkadaşlar kadar kapasiteli beyin sahibi olmadığım gerçeğini kabullenerek ülkemi ve dünyayı kurtarma sevdasından vazgeçtim, sadece ve sadece KENDİMİ düşünmeye başladım. Bu sayede KİMSEYE hizmet edip yalakalık yapmadım. Ama bugün, şanlı Türk genci fırlattığı ayakkabı ile dünyayı değiştirmeye yeltendiği vakitlerde; Kızılay'da 1 Türk Lirası'na satılan oyuncağa hayran hayran bakıp;

""Amca bunlay ne kaday?""

diye sorup sonra 2 metre ötesinde YARA BANDI satarak evini geçindirmeye çalışan Annesinin yanına koşan çocuğu gördüğümde ""Bu kadar bencillik yeter"" diyebildim ve o çocukla PAYLAŞTIM 1 Türk Lirası'nı. Hemen ardından da Tayfun TALİPOĞLU'nun Bam Teli ve bir Cuma namazı çıkışı geldi aklıma:

Talipoğlu, Ağrı'nin bilmem neresindeki bir köyde, 6-7 yaşlarında bir çocukla başlıyor sohbete;

Talipoğlu: Ne olacaksın büyüyünce?
Çocuk: Doktor
Talipoğlu: Neden doktor?
Çocuk: Annem hasta oldu, biz onu doktora götüremedik çünkü para yoktu. Annem ÖLDÜ!
Talipoğlu:--------

Cuma namazı çıkışı:

Dilenci çocuk: Amca nolur, bi ekmek parası, bi kalem parası, babam öldü...
Namazdan çıkan adam çocukları uzaklaştırır, azarlar, ters sözler söyler.
Ben düşünürüm; bu çocuklar bu işi meslek haline getirmiş bile olsa bu adam bunu biliyor olamaz, bilse bile onca insanın içinde o çocukları rencide edemez, ""cemaat holdinglerinden"" gelip de para isteyen ""tahsilat memurlarına"" da aynı şekilde "Dağılın uleyn"" diye bağırabilir mi bu ""dindar"" adam? Yoksa tahsilat memurlarına bağırmanın GÜNAHINDAN korkan o adam sesini çıkarmadan yoluna devam mı eder?

Ben o çocukları unutmuyorum ve unutmayacağım, bugün ""Amca bunlay ne kaday?"" diye soran çocuğu unutmayacağım gibi. Ama dediğim gibi ""romantik sosyalistler"" ve ""dindar"" yurttaşlarımız kadar yüksek kapasitede beyine sahip değilim, dolayısıyla KENDİMİ düşünmeye devam edeceğim ama asla ve kat'a ONUN ADAMI, BUNUN ADAMI kategorisine girmeyeceğim.

Romantik sosyalist arkadaşlar paralarını aşka ve şaraba, ""dindar"" arkadaşlar da ""cemaat holdinglerine"" yatırmaya devam etsinler ama unutmasınlar Sosyalizmde de Gerçek İslam'da da sınıf ayrımı yoktur, onların adamı, bizim adamımız ayırımı yoktur. HAK eden HAKKINI alır.